Filozof işte!

Dibek Kahvesi

Karısı, çocuğu ve birlikte yaşadığı halası öldükten sonra hırsızlık yapan, yakalanıp “parayı neden çaldın “ diye sorulduğunda “ dünyayı satın alacaktım” cevabını veren Emin’i düşürdü aklıma…

Kim?

Şu karşımdaki taburede oturan, zayıflıktan avurtları çökmüş, beyaz bıyıklarının ucu sararmış, iki eli cebinde, parlaklığını yitirmiş gözleriyle; dünyayı satın alacakmış gibi boş! Bakan adam…

Gömlek cebimden çıkardığım paketi uzatsam haydi bir çay ısmarlasam, “Ali” ben desem…

“ Emin ben de kardeşim” dese!”

“O Emin benim, nasıl oldu da tanıdın hayret!”

 

Sokak arası esiyor, neden buraya oturduysam, yasaklardan mı?

Yalancı güneş vedalaşmak üzere, sırtımızdan doğalgaz canavarlarının kucağına itileceğimiz tarih yakındır…

Ardından zam!

E battaniye ile mi oturacağız evde, ne o Kızılderililer gibi!

 

Dünyanın parasını verdim bir ayakkabı aldım, siyahlı, kahverengili, başka bir ayakkabı havası versin diye, bir dönem sonra Edirne’de Ferdi’ye götürür komple siyaha boyatırım… Ferdi över benim ayakkabıları boyarken;

 “ İyiymiş bunların derisi, bende de vardı benzeri bunların, inanmayacaksın yirmi sene giydim! Kıymet bilmiyorsunuz ki arkadaş! Bakmıyorsunuz ayakkabılara, çiçek gibi bunlar sulamak, haftada bir defa en azından cilalatmak lazım!”

Sol tek sıkıyor öyle böyle değil, diş, böbrek ağrısı halt etsin yanında! Allah muhafaza biri yanlışlıkla bassa, kavga çıkartacağım… Acaba bir numara küçük mü aldım diye geçti içimden, kontrol ettim, ikisi de kırk iki…

Aldığım yere gittim, buçuklu kalıba koydular tam bir hafta kaldı…

Yine sıkıyor…

 

İstanbul’da bir AVM’de lostra salonu gördüm, girdim içeriye derdimi anlattım… “Yapacak bir şey yok, alışana kadar giyeceksin” dedi adam “istersen bırak astarına bakalım!”

Ferdi muayeneyi yapacak, teşhisi koyacak, adım gibi biliyorum, badem yağı önerecek…

Bu daracık esen sokakta, önüme konan çorba çanağı büyüklüğünde fincandan, şekerli kahveyi yudumlarken bak ne geldi aklıma?

İki sene dershaneye gittim ben… Zor bela iki senelik kazandım, sekiz ay taksit yaptılar, kredi kartı yok o zaman, babama senet imzalattılar…

Hafta içi okul olunca sıkılıyor insan, dershanenin olduğu bir hafta sonu, kötü arkadaşlarımın aklına uyup! Okey oynamaya kaçtım…

Altı tane çift var, fır fır çift arıyorum, taşı çektim parmağımla yokladım, maviyse okey dedim, vurdum ıstakaya… Okey!

Sekiz senet imzalamış adam, babam geldi oturdu yanıma, akıl baştan uçtu, okeyi attım yanlışlıkla… Sağımda oturan arkadaş aldı taşı, bitti…

 

Kredi kartı ile araba alan adam da gördüm!

Otuz yedi bin lirayı, gözünü kırpmadan çekti…

Ne alakası var diyeceksiniz? Hiç! Aklıma geldi yazıverdim öyle…

 

Orhan Veli’nin de kredi kartı olaydı keşke!

Takaydı bankalara… Son şiiri yeddi emine konsaydı, sarılı olduğu diş fırçası ile beraber!

Laf benimki, ciddiye almayın… “ Beni güzel hatırla” diyen adam, nasıl taksın bankalara?

 

Güzel adamları borçları yüzünden yargılamamak lazım, o zaman!

Zamanı gelince her borç kapanır elbet…

E kapanan borç, çabuk unutulur!

 

Hanry David Thoreau diye bir adam var, filozof!

Uzakta, Walden isimli bir gölün kıyısında, ahşap bir kulübeye iki sene boyunca kapamış kendini…

Kırık!

19. yüzyılda yaşamış, prensiplerine aykırı diye vergisini ödememiş, tutmuşlar kolundan hapse atmışlar… Hepi topu bir gece kalmış, arkadaşları vergi borcunu ödeyince, çıkarmışlar… Ayağının tozuyla; “ Haksız yere hapse atan bir hükümetin, yönetimi altında adil bir adamın gerçek yeri hapistir…” demiş…

Filozof işte!

Adam kalktı yerinden, paltosunun yakalarını kaldırdı, gidiyor…

Ardından bağırıyorum; “ Emin ağabey telefonunu unuttun!”

Dönüp, alırken gülüyor; “ Hayat bazen okey attırır, yere düşen taş alınmaz, gösterge oyun sonuna kadar geçerli…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Yorumlar
  1. buraya sık sık uğrayacağım anlaşılan :)

Yorum yaz

*