Dua…

SUNSET

Sokak köpeği olduğu besbelli fakat ne şekilde kıvırdıysa, sıcak, ağacı, çiçeği bol bir kır lokantasına atmış kapağı… En yakın arkadaşı siyah, beyaz tombul bir kedi…

Herkesle barışık! Kahvaltı için gidiyorsunuz, siparişi almak için bir garson geliyor çok geçmeden tepsinin içindekiler simetrik olarak masaya diziliyor, demlikteki çayı bardağa boşaltırken ayaklarınızda bir sıcaklık hissedip irkiliyorsunuz, ne oluyoruz hallerine bürünmüşken, Para’nın nemli ve hüzünlü gözleri ile buluşuyorsunuz…

Ne yalan söyleyeyim korkarım köpekten fakat bunun korkulacak bir tarafı yok.

Samimi ve geçirdiği kötü günlerin acısını çıkarırcasına seçici!

Su böreği ve zeytinli poğaça yemiyor mesela!

Karnını müsrif müşterilerin tabaklarında bıraktığı salam, sosis ve sucukla doyuruyor!

Favorisi kıymalı börek…

Tüm bunları yemek içinde arsızlık yapmıyor, garsonun kulübesine servis yapmasını bekliyor…

Garsonu o kadar iyi eğitmiş ki; Para’ya servis yaptığının farkında bile değil…

Bana sorarsanız köpek köpek olduğunun, kedi kedi olduğunun da farkında değil…

İçgüdüsel olarak birbirlerini kovalamaları gerekmiyor mu bunların?

İşin içinde ferahlık, bolluk, rahatlık, kollanmışlık duygusu olunca böyle!

Köpeğin köpek, kedinin kedi olduğunu hatırlaması için ikisinin de bir gün aç kalması ve günün sonunda ortaya bir tabak kıymalı börek ve bir tas su bırakmak yeterli!

“Medeniyet insanın hayvani doğası üzerinde sadece bir ciladır demiş filozof.

Hayvanın hayvani doğasının, işin içine açlık girince alacağı şekli bir düşünsenize…

Meşhur hikâyedir, böyle yeri geldiğinde anlatılır; 1910 yılında o zamanın Şehremini Suphi Bey, İstanbul’daki bütün köpeklerin Hayırsız Adaya gönderilmesi buyruğunu verir… İktidardaki ittihatçılardan da destek alır… Şehirden toplanan yaklaşık seksen bin köpek, çatanalara yüklenir ve adaya gönderilir…

Hayırsız Ada sadece kayadır ve tek bir dikili ağaç yoktur…

Anlatıldığına göre; seksen bin köpeğin feryadı geceleri İstanbul’dan duyulacak hale gelir… Birkaç gün sonra sesler kesilir zira aç kalan köpekler birbirini yemiştir!

 

İkinci bardak çayı doldururken Para yeni gelen müşterilerin ayaklarının dibine yatıyor, ben yan masada oturan çifti istemeyerek de olsa dinlemeye başlıyorum…

Hikâye klasik!

Adam iyi, kadın iyi… Dünya kötü! Herkes kötü!

İkisi de zamanında elleri bolken çok iyilik yapmış fakat şimdi… Para başkasının ayaklarının dibine yatınca, iyilik yaptıkları insanlara bir şekilde işleri düşünce…

İnsan maalesef böyle durumlarda önce kendini sonra çevresini sorgulamaya başlıyor…

İyi ve kusursuz bir insanın başına bunlar neden gelir!

Hak edecek ne yapmıştır!

Zamanın da, düşüne düşüne;  şimdi de bunları yaşamam lazım, hayat bir öğretmendir bazen fısıldar, bazen duyarsın bazen duyamazsın kafasına gelip çıkmıştım labirentin içinden!

Hoş; Mevlana, Nietzche, Platon, Thales, Sokretes, İbni- Sina, Aristoteles, Thoreau ve olayı abartmamak adına listeye eklemediğim birçok isimle ve kitapla tanışmamda labirentin içinde kaybolduğum günlere tesadüf eder…

İnsanın bunu anlaması içinde kapağı bir kır lokantasının ferahlığına atmış olması gerekiyor tabi…(!)

 

Siyah, beyaz kedi, olan bitene yukarıdan bakma dürtüsü ile yaprakları can çekişen, sonbaharın son demlerini yaşayan ağacın dalları üzerine çıkıyor…

Yaşlı bir teyze utana sıkıla tuvaletin yerini sorarken, garson yaşlı kadının ihtiyacının gelmesine mi, utanmasına mı, neden bilmem gülmesine engel olamıyor…

Bir eli ile ağzını kapatmaya çalışsa da sararmış ve fırça yüzü görmemiş dişlerini görüyorum!

Güldü diye kızdım ya garsona, kalem benim elimde ya, istediğim gibi; onur kırıcı betimlemeler yazabilirim onun hakkında!

Kim bilir belki kazananların yazdığı tarihte böyle aktarılmıştır kuşaktan kuşağa…

Zaman altı boş konu başlıkları ile dolu!

Garsonun dişleri inci gibiydi oysa…

 

“ Daha güçlü olmak ve daha çok insana yardım edebilmek için her gece Allah’a dua ediyorum” diyor kadın…

Zerre düşünmeden onaylıyor adam; “ inan ben de daha güçlü olmak ve daha çok insana yardım edelim diye dua ediyorum…”

“ Yılmayalım, vazgeçmeyelim olur mu?”

“ Olur” diyor adam…

Yardım etmek için güçlü olmayı dilemek kadar, bencil bir şey var mı?

Ne zaman; yardım edecek insan kalmasın diye dua etmeye başlayacağız işte o zaman değişecek dünya…

 

 

 

 

 

Hamiş; Belki kendimi kır lokantasının ferahlığında zannederken, labirentin kendisi olmuşumdur!

 

 

 

 

 

 

 

2 Yorumlar
  1. Bugün, neredeyse tüm günümü, daracık bir dernek odasında öyküler, öykü tahlilleri dinleyerek geçirdim. Bunaldım. Hayır, hepsi de iyi öykülerdi. Ama kaybolmuş okuma-yazma isteğimi -boşunalık- canlandırmak şöyle dursun daha da kötü etti. Neden diye düşündüm, bir ara. Dönüş yolunda bir cevap buldum. Ama şu labirent kelimesini okuyunca burada…

Yorum yaz

*